Yargı ile ilgili değişiklikler için derhal düğmeye basıp yasal düzenlemeleri yapıp, atamaları yapıp uygulamaya koyacaklar.
Her kesimin ağzına bir parmak bal çalan diğer 24 madde yemini yutan evet’çiler beklemeye başlayacaklar.
Bekleyecekler, bekleyecekler, bekleyecekler.
Arada bir hükümet sözcüsü "en kısa zamanda yasal düzenlemeleri" yapacağız gibisinden demeçler verecek. Ama bir türlü Meclis gündemine almayacaklar.
Toplumun ve muhalefetin baskısı ile birkaç sene sonra yasal düzenlemeler yapılsa bile, 24 madde yemini yutanlar "yahu anayasa değişti, yasalar değişti ama eski tas eski hamam, hatta durum daha da kötü" diye sızlanırken hükümet sözcüsü "uygulamada sorunlar var, bu işler pat diye olmuyor" diyerek demeçler verecek. Biz bu filmi daha önce çok gördük !!
O günlerde toplum isyanlardayken, Anayasa değişikliğinin getirdiği sistemin tadını sadece cebinde AKP il başkanın "Sayın Yargıç, kart hamili yakınımızdır" yazılı kartını taşıyanlar çıkartacaklardır.
12 Eylül 2010 referandum gününden çok, bir köşe yazarının dediği gibi Türk Milleti için telafisi olmayan bir "zeka testi" günü olacaktır.
12 Eylül 2010 tarihinde halk oylamasına sunulacak olan 5982 sayılı yasanın metnine son şeklini Anayasa Mahkemesi’nin vermesinden dolayı, Anayasa’nın 7. Maddesinde yer alan “Yasama Yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.” hükmü ile 87. Maddede sayılan Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkilerinin ihlali gerekçesi ile halk oylamasının ertelenmesi talebimiz.
TBMM’de 7/5/2010 tarihinde kabul edilen, 13/5/2010 tarihli ve 27580 sayılı resmi gazetede yayımlanan 5982 sayılı TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASININ BAZI MADDELERİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA KANUN, ana muhalefet partisince Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmiş ve Anayasa Mahkemesi yaptığı incelemeden sonra yasa metninin iki maddesinden bölümler/cümleler çıkartarak yasa metnini değiştirmiş ve belirlediği şekli ile halk oylamasına sunulmasını uygun görmüştür.
5982 sayılı yasanın 26. maddesinde yasanın tümüyle oylanacağı belirtilmesine rağmen Anayasa Mahkemesinin çıkarttığı bölümler sonucu ortaya çıkan metnin referanduma götürülmesi, ilgili 26. maddenin ihlali anlamına gelecektir.
Öte yandan, demokrasinin kuvvetler ayrılığı ilkesi gereği, referanduma sunulacak metne son şeklini yargının bir ayağı olan Anayasa Mahkemesinin vermiş olması, yasama erkinin yetki gaspı ve anayasal ihlali olacağı düşüncesindeyiz.
Zira ana muhalefet partisi, söz konusu yasayı üzerinde değişiklikler yapılması beklentisi ile değil, Anayasamızın ilgili maddelerini ihlal edip etmediğinin belirlenmesi beklentisi ile Yüksek Mahkemeye iletmiştir. Burada vurgulamak istediğimiz konu esastan veya usulden inceleme yetkisi değil, mahkemenin yasa metni üzerinde değişiklikler yaparak halk oylamasına sunulmasıdır. Oysaki Anayasa Mahkemesi TBMM’nin yerine geçer gibi karar veremez.Yerindelik denetimi yasağı söz konusudur.
Metnin içinden çıkartmalar yapan Anayasa Mahkemesinin ortaya koyduğu metnin TBMM’de yeniden oylanıp kabul edilmeden halk oylamasına sunulması, ileride Yüksek Mahkemeye önüne gelen yasa metinlerine eklemeler yapmak yetkisini de sunmak olacaktır ki, bu uygulama hem anayasamızın hem de kuvvetler ayrımının hassasiyetle vurgulandığı demokratik sistemin ciddi bir ihlaline yol açmaktadır.
Yukarıda belirttiğimiz gerekçeler ışığında, Anayasa Mahkemesi’nin Anayasamıza uygunluk açısından belirlediği öneriler çerçevesinde ilgili yasaya son şekli TBMM tarafından verilip, yasalarımızın gerektirdiği şekilde oylanmasına ve resmi gazetede yayımlanmasına kadar, 5982 sayılı yasanın 12 Eylül 2010 tarihinde halk oylamasına sunulmasının ertelenmesi talebimizi anayasal demokrasi ilkeleri çerçevesinde yüksek değerlendirmelerinize sunarım.
Başbakan geçtiğimiz hafta terör, Kürt sorunu ve belki de referandum paketi konularını görüşmek üzere %1 üzerinde oy alan partileri ziyaret ederek görüşmeler düzenledi.
Hatırlarsanız, demokratik reform paketi esnasında da İçişleri Bakanı yine %1 ve üzerinde oy alan partilere ziyaretler düzenlemiş bu da medyada büyük yer almıştı.
Ziyaret nedeniyle, bu partilerin basında ne kadar yer aldıklarını, görüşlerinin kamuoyuna ne kadar detaylı aktarıldığını eminim izlemişsinizdir.
Partimizin ve görüşlerinin ilk seçimde %1 ve üzerine çıkmasının önemi bu haberlerle tekrar ortaya çıkmıştır.
Demokrat Başbakanın %10 barajını indirmeye niyeti yoktur. O'na göre vatandaş referandumda HSYK'nın yapısını belirleyecek kadar bilinçlidir ama seçimlerde temsilcisini Meclis'e gönderecek kadar bilinçli değildir.
OYUM BOŞA GİDECEK zihniyetini yıkmamız lazım. Önce %1, sonra %3, sonra üstlerini zorlamamız şarttır. Lütfen çevrenize bu bilinci yayınız.
Seçmenimizin hür iradesi ile "ben bilinçli bir bireyim, bu partinin görüşlerine inanıyorum ve oyumla da bunu beyan ediyorum" ilkesine sahip çıkmasını sağlamalıyız.
Önümüzdeki seçimlere kadar bu konuya odaklı çalışmamız gerekmektedir.
“13 Temmuz’dan itibaren
devlet babanızı doyurmak için çalışmayacaksınız”
Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker, senenin 194. günü olan 13 Temmuz’u Türk çalışanı için “Vergiden Kurtuluş Günü” ilan ettiklerini duyurdu.
“İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’nın (İSMMMO) açıkladığı ‘Devlete Çalışıyoruz’ raporunda belirtilen “çalışanın gelirinin %53’ü vergiye gidiyor” verisi esas alınarak partimizce yapılan hesaplamaya göre, ortalama bir Türk vatandaşı, yılın yüzde 53’ünü Ankara’daki devlet babasını doyurmak için alın teri dökmektedir. Yılın yüzde 53’ü ise bu sene 193. gün olan 12 Temmuz’a gelmektedir” diyen LDP lideri Toker, Türk insanının ancak 13 Temmuz sabahından itibaren alın teri dökerek kazandığı para ile evine bir lokma ekmek götürebildiğini belirtti.
Cem Toker sözlerine şunları ekledi:
“Kişi başına milli gelirde AB standartlarının çok altında olsak da, ülkeyi yönetenler kazançlarımızı vergilendirme konusunda AB ülkelerindeki oranlarını fersah, fersah geçmişlerdir.
Sabah kalktığında yüzünü yıkamak için musluğu açan insanımız, o anda Ankara’ya 3 farklı vergi göndermektedir.
Halkımız verdiği verginin bilincine kavuşmalı, alın terinin karşılığını babasının parasıymış gibi çarçur eden siyasilerden de hesabını sormalıdır.
Liberal Demokrat Parti, dünyanın her yerindeki liberal partilerin yaptığı gibi, devleti asli görevlerine çekip, harcama ve israflarını kısarak, vergileri düşürmeyi vaat etmektedir.
Vatandaşımızın bu konudaki bilincini arttırmak ve diğer siyasilere baskı yapmak amacıyla Liberal Demokrat Parti, bu yıldan itibaren her sene “Türkiye için vergiden kurtuluş gününü” hesaplayarak kamuoyuna duyuracaktır.
Hedefimiz LDP yönetiminde vergiden kurtuluş gününü yazın ortasında değil baharın ilk aylarında neşe ile kutlamaktır.”
Gazze’ye insani yardım amacı ile yola çıkan Mavi Marmara gemisine uluslararası sularda yapılan baskın ve gemide İsrail askerlerince işlenen cinayetler sonrası Türkiye İsrail ilişkileri tarihimizde görülmedik bir şekilde gerilmiş, telafisi imkansız noktalara kadar gelmiştir.
Aslında toplumumuzun birbirinden ayırması gereken 2 farklı konu vardır.
1- İnsani yardımın o gemilerle ve o şekilde iktidar partisinin tartışmalı bir organizasyonu ile, tüm uyarılara rağmen bölgeye gönderilmesi konusu ve bunun hesabının sular durulduktan sonra AKP’den sorulması
2- İsrail’in uluslararası sularda içi sivillerle dolu bir gemiyi basarak hiç gerek yokken öldürücü güç kullanarak gemideki sivilleri katletmesi.
Bugünkü LDP eylemi tamamen İsrail’in “haydutluk” olarak nitelendirilebilecek eylemine karşı düzenlenmiştir.
Bizler Türk siyasetinin liberal demokratları olarak bölgemizde ve Orta Doğu’da tarafların birbirlerinin halklarının yaşam ve devlet olarak varoluş haklarına saygı gösteren kalıcı bir barışı herkesten çok istiyoruz.
Bugünkü eylemimizde böylesine radikal bir mesaj yolu seçmemizin amacı İsrail hükümetini sağduyulu, akilli politikalar benimsemeye, uluslararsı kurallara uymaya davet eden bir semboldur. Ayrıca maalesef toplumumuzun büyük bir kısmının bu tür sert eylemlere prim, basınımızın da bu sansasyonel eylemlere fazlası ile yer vermesindendir.
Bu eylemdeki hedefimiz kesinlikle İsrail halkı değil, defalarca Lübnan’da, Beyrut’da, daha sonra Gazze’de ve son olarak da Akdeniz’in uluslararası sularında sivil, genç yaşlı, kadın, erkek ayrımı yapmaksızın aşırı ve öldürücü güç kullanmayı gelenek haline getirmiş olan İsrail hükümetleridir.
Bugün İsrail’de bile kendi hükümetlerinin bu insanlık dışı politikalarını, İsrail’i dünya kamuoyuna yalnız bıraktığından, İsrail’e nefret ve antipati kazandırdığından dolayı “ahmaklık” olarak nitelendiren sağduyulu İsrail vatandaşı fazlası ile mevcuttur.
Darfur’da soykırım yapan Sudan yöneticilerini, seçimler öncesi barışcıl gösteri yapan muhalefetin üzerine ateş açan İran rejimini nasıl her ortamda şiddetle kınıyorsak, korsanlık ve haydutluk yöntemleri ile sivil ve silahsız Türk vatandaşlarını katleden İsrail karar mekanizmasını da aynı şekilde kınıyor, İsrail’i geleneksel ve tarihsel dostluğumuza zarar verecek politikaları terk etmeye davet ediyoruz.
İçeride sorunlarımız kontrolden çıkma eğilimi sergilerken, kendisine Orta Doğu’da avukatlık, polislik, savcılık ve yargıçlık görevlerinin tümünü biçen AKP hükümetini de, ülkemizi hiç arzu edilmeyecek felaketlere sürükleme endişesi duyarak, daha tutarlı ve sağ duyulu bir dış politika izlemeye, dış politika maceralarını iç politikaya malzeme yapmamaya davet ediyoruz.
Tam 12,000 çalışan. Verimlilik, üretkenlik kimsenin derdi değil.
Çıkartılan kömür miktarı düşüşte ve kalitesiz. Bir zamanlar 4-5 milyon ton üretim varken, geçen yıl 2 milyon ton bile değil.
Kömür fiyatları 2007'de tonu 105 TL'den, 2009'da 200 TL'ye çıkmış, neredeyse ikiye katlanmış. Sattığı malın fiyatı ikiye katlanan bir işletme 2009'da 400 milyon TL. Zarar etmiş. Bu zarar da halkın cebinden vergilerle karşılanmış. Son 10 yılda yaklaşık 4 milyar TL. Zarar.
Sn. İshak Alaton'un birkaç yıl önce bir hesabı vardı. Zonguldak'ta işçilerimiz o madene hiç inmese, evlerinde otursa ve her ay maaşlarını evlerine göndersek ve çıkarttıkları o kömürün daha kalitelisini ithal etsek, Türk milletinin milyonları cebinde kalacak. Dün kendisi ile konuştum. Bu şartlar hala geçerli.
Bu ocaklar açık kalacak diye ısrar edip, halkın vergileri ile zararı karşılamak, sadece kapanmasın diye pahalı marketten bile, bile alışverişe devam edip kazıklanmaktan farklı değil maalesef.
Artık sağduyu ve mantık galip gelsin. İnsanımızı istihdam ediyoruz masalı ile ölüme gönderiyoruz. Yazıktır. Hem paramızı hem emekçimizi gömdüğümüz o kara delik Zonguldak kömür madenini kapatmayı düşünmeye başlayalım.
Sayın Atilla YAYLA'nın 30 Nisan 2010 tarihli Zaman gazetesinde yayınlanan "AKP ve Liberal Tavır" başlıklı yazısını Liberal Demokrat Partililer olarak dikkatle okuduk ve tarafımıza atıf yapıldığı için cevap verme gereği hissettik.
Herşeyden önce liberal ilkelere yönelik tespitlerinin ve felsefi yorumlarının tamamına yakınına katıldığımızı belirtmek isteriz.
LDT akademisyenlerinin uzun yıllardır sabırla ve emekle liberal düşünceyi Türkiye’de her ortamda tanıttığı, eğitimler verdiği, kaliteli klasik ve güncel konuya ilişkin literatüre tercüme edip Türk halkına sunduğu ve liberal siyasi felsefeyi düşünsel düzeyde Türkiye’de şimdiye kadar en yetkin biçimde temsil etmiş bir kuruluş olduğu inkar edilemez.
Liberal politikalar konusunda hemen herkesle gerektiğinde polemiğe girmeye hazırız.
Ancak kanaatimiz ve duygularımız, Sayın Yayla ve LDT akademisyenleri bu konuda tartışmaya girmek isteyebileceğimiz son kişilerden olmalarıdır.
Zira Refah-Yol hükümeti kurulana kadar Besim Tibuk yönetimindeki LDP ile LDT çok yakın bir işbirliği sergilemiş, LDP kaynakları LDT’na seferber edilmiştir.
Refah-Yol hükümeti esnasında LDT’nun koalisyon ortakları Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi ile çalışma işbirliğine girdiğini, LDP ile ilişkilerini “siyasette liberal partiler olmaz, büyük partilerin içinde liberal unsurlar olur” bahanesi ile durma noktasına getirdiğini üzülerek gözlemledik.
AKP iktidarı döneminde Liberal Düşünce Topluluğu ve Sn. Yayla, programına ve politika geliştirmesine yıllarca katkıda bulundukları LDP’yi adeta yok sayarak ilişkileri sıfırlamışlar, AKP’nin “muhafazakar demokrasi sempozyumunu” organize edecek kadar enteresan bir yola girmişlerdir.
Ama yine de, her ne kadar LDT bizden ayrı mecrada gelişen bir hareket olsa da, parti olarak gittiğimiz yolda, LDT'nun çabaları, etkilediği, eğittiği, gönüldaş yaptığı kitleler öyle veya böyle hem Türkiye'de liberalizmin esaslı bir taban bulmasına hem de doğrudan veya dolaylı bizim partimizin gelişmesine yardımcı olmuştur.
Sn. Yayla’nın diğer eleştirilerine gelince;
Bizzat Sayın Yayla’nın da belirttiği gibi, LDT bir düşünce hareketi, bir “ideolojik-felsefi think tank” tır.
Doğası gereği, üye seçimi, eğitimi konusunda seçici olabilme, güncel politikaların çok üzerinde daha evrensel düşünebilme olanaklarına sahiptir ve kendisinden beklenen de zaten budur.
Ancak, LDP bir siyasi harekettir. Ne kadar bir ideoloji partisi olsa da, ne kadar evrensel hedefleri olsa da, üyelerine, yasalara, kamuoyuna karşı sorumlulukları, sadece ideoloji ile sınırlı kalmayan tercihleri vardır ve olmak zorundadır.
Bir siyasi parti ve hareket, ülkenin temel konularında taraf olmak durumundadır.
LDP bu nedenle, liberalizmin tanımında ve teorisinde değil, ama somut politik tercihlerde doğal olarak Sn. Yayla'dan farklı düşünebilir.
Besim Tibuk’un 2002’de siyaseti bırakması sonrası Liberal Demokrat Parti son derece sınırlı kaynaklar ve AKP’nin hazineden aldığı paranın sadece iki saatliğine denk gelen yıllık bütçesi ile Türk siyasetinde varlığını sürdürmeye çalışmaktadır.
İnceleyenler görecektirler: Liberal Demokrat Parti’nin en büyük sermayesi kurulduğu yıl 1994’ten beri savunduğu liberal demokrat politikaların tam bir gerçekçilik ve tutarlılık sergilemesidir.
Ülkeyi 8 yıldır Meclis’te mutlak çoğunluk ile tek bir parti yönetirken, Türkiye’nin uluslararası demokrasi, yolsuzluk, ekonomik ve siyasi temel hak ve özgürlükler, basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, bilgiyi yayma ve bilgiye erişim endekslerde Afrika ve Ortadoğu ülkeleri ile aynı sıralara demir atmış olmasını elbette eleştireceğiz.
Demokrasinin en önemli göstergeleri, siyasi partiler yasası, seçim yasası gibi konuları ağzına almayan iktidarın demokratikleşme konusundaki samimiyetini elbette sorgulayacağız.
Atilla Yayla ve diğer liberal akademisyenlerden de beklediğimiz budur.
Bu eleştirilerimiz zaman zaman kemalist ve/veya ulusalcı partilerin eleştirileri ile benzerlik sergilese bile bizi çarpık zihniyetlerden ayıran unsur alternatif olarak önerdiğimiz çözümlerin daima tutarlı liberal demokrat değerler olduğudur.
AKP’nin devraldığı çarpık düzeni değiştirmeye yönelik her girişimini “mutlaka doğrudur veya kötünün iyisidir” mantığı ile desteklenmesi LDP’den beklenmemelidir.
Zira son 8 senedir Türkiye’de “yağmurdan kaçarken doluya tutulduk” diye düşünen sağdan ve soldan her siyasi kesimden milyonlarca insan mevcuttur.
AKP ye karşıt diye CHP ve MHP'nin bazı çağ dışı politikaları yanında saf tutmak liberal demokratlık açısından ne kadar yanlışsa, bireysel haklara, basın ve ifade özgürlüğüne, kuvvetler ayırımına, baskı yapmakta eline fırsat geçtiğinde Kemalizm’e “rahmet okutan”, hiçbir demokratik ve özgürlükçü tarihsel geleneğe sahip olmayan siayssi akımları ve hareketleri koşulsuz desteklemeyi de akılcı bulmuyoruz.
Biz bir siyasi parti olarak, liberal demokrasiyi diğer partilere göre parçalı değil, daha bütüncül savunduğumuz iddiasındayız.
AKP'nin CHP'nin sahip olduğu parasal, medyatik güçlerin hiçbirine sahip değiliz.
LDT'na daha önce üye olmuş birçok kişinin, AKP nin çekim alanına girip liberal özgürlük tezlerinin çoğunu (yaşam hakkı, adil yargılanma, fikri ifade özgürlüğü, özel yaşamın gizliliği, iktidarın denetlenebilmesi vs. bir yana bırakıp, ülkemizde artık ucuz klişe halline getirilen sadece siyasal alanın yeniden tasarımı, Kemalist cadı avı ve başörtüsü özgürlüğüne kilitlenmiş popülist mecraya katılması, bu kişilerin sürekli olarak bizi AKP ye katılmaya, AKP politikalarını benimsemeye “faşist ve gaddar Kemalistlere karşı daha demokrat olan AKP ile güç birliğine” çağırmalarını da acı bir gülümsemeyle karşılıyoruz. Eğer öyle hissetseydik, zaten AKP’ye katılır, onun içinde liberal kanat olmaya çalışırdık.
Parti olarak AKP ile özel bir husumetimiz yoktur.
Görüşümüze göre olumlu bulduğumuz icraatlarını destekleriz.
Çift turlu dar bölge seçim sistemine geçilmesi şartı ile başkanlık sistemi önerisine de karşı değiliz.
Ülke içi azınlıkların haklarının verilmesi yönündeki adımlar zaten her zaman desteklediğimiz ve programımızda olan politikalardır.
Parti olarak özelleştirmede en radikal görüşlere sahibiz.
Ancak kötü niyetli, usulsüz ihalelerle yapılan özelleştirmeleri destekleyemeyiz.
Biz bir siyasi partiyiz, kendi programımız var ve her kolumuzdan çekenin arkasından gitmek zorunda kendimizi hissetmiyoruz.
Sn. Yayla ile güncel ve teorik konularda çok ayrı düştüğümüzü düşünmüyoruz.
Kendisini bir gün ağırlamaktan ve her zaman içeriği zengin olan konuşmalarından birini partimizde yeniden dinlemekten onur duyacağımızı iletiyoruz.
Başbakan Erdoğan tarafından kamuoyuna duyurulan “Esnafa Destek Paketi” içeriğine Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker’den tepki geldi.
Toker, paketin uygulamada esnafa bir kolaylık getirmeyeceğini ve esnafımızın esas sorunlarına çare olmadığını, esnafa gerçekten destek oluncaksa önce devletin elini esnafın cebinden çekmesi gerektiğini” söyledi.
Cem Toker, “bekara eş boşamak kolaydır” misali insanı kahkahaya boğan “her işverenin ilave bir işçi alarak” işsizlik sorununu çözmeye çalışan Başbakan’ın hayatının herhangi bir döneminde işveren olup olmadığını merak ettiklerini belirtti ve Başbakan’ın bu fikri ile Nobel Ekonomi ödülüne aday gösterilebileceğini, bu fikrini ABD seyahatinde de dile getirerek işsizlik ile boğuşan Obama yönetimine de yol göstermesini önerdi.
“Daha geçen hafta, yıllık geliri 1,6 milyar TL olan odaların 300 bin esnafı 25 milyon TL’lik aidat borçlarından dolayı icraya verirken, bu hafta böylesine boş bir paketin esnafın dertlerine çare gibi sunulması tam bir komedidir” diyen Cem Toker esnafın gerçek sorunu, bilhassa bu ekonomik krizde, nakit sıkıntısı ve devletin 26 farklı vergi, pul ve harç ile esnafın kazancına ortak olmasıdır” dedi.
Esnafı rahata kavuşturup, ekonominin lokomotifi yapacak politikaları Liberal Demokrat Parti’nin 16 yıl önce programına aldığını ve bu politikalar arasında küçük esnafa gelir vergisi, stopaj, muhtasar gibi muafiyetler olduğu gibi, esnafın odalara uyeliklerine de gönüllülük sistemi önerildiğini vurguladı.
Cem Toker, AKP hükümetini esnafın sorunlarına çare bulmak için içi boş, popülist, hatta “emek sömürüsü” gibi Marksizmi andıran söylemler geliştirmek yerine esnafın kazancını cebinde bırakıp, kaşıkla verir gibi yapıp, kepçe ile geri almamaya davet etti.
Türk siyasetinde 16 yıldır var olmak mücadelesi veren Liberal Demokrat Parti, gerek savunduğu ekonomik politikalarla, gerekse "toplumdan önce birey gelir" merkezli politikaları ile sol bir parti olarak tanımlanamaz.
Öte yandan, parti politikalarımız bireyi "millet, ümmet, cemaat" gibi unsurlardan üstün tuttuğundan, anayasamızdaki laiklik ilkesini, her ne kadar ülkemizde bazen yanlış ve haksızca uygulanmış olsa da, demokrasi ve özgürlüklerimizin vazgeçilemez garantisi olarak gördüğümüzden, toplumda ne derece bir sağ parti olarak algılandığımız da tartışma konusudur.
Özetle, siyasette yaşam mücadelesi vermemizin başlıca nedeni ne İsa'ya ne Musa'ya yaranamamamızdır. Daima savunduğumuz bir ilke vardır: Dinimizi yaşamak için AKP'ye, vatanımızı sevmemiz için MHP'ye, Mustafa Kemal'e saygı ve minnet duymamız için de CHP'ye ihtiyacımız yoktur.
Toplumda kendisine liberal diyerek, AKP'nin demokrasi ve özgürlükler karşıtı icraatlarını görmezden gelip kayıtsız şartsız alkış tutan bazı gazeteci ve akademisyenlerin aksine, bizler, Meclise sunulacak Anayasa değişim taslağının içeriğinin temel noktalarına ve bu paketin referanduma götürülmesine karşıyız ve endişe duyuyoruz.
Dün yaptığımız geniş çaplı bir toplantıda yönetimdeki arkadaşlarımız ve şahsım Liberal Demokrat Parti olarak sunulan Anayasa değişiklik paketine bu şekli ile destek verilmemesine, gerekçelerimizin de liberal düşüncenin ve demokrasinin temel ilkelerine ters düşen noktalarına dayandığı kararına vardık.
Dünya üzerinde yaşamış ve yaşamakta olan baskı rejimlerinin bile birer anayasaları var. Ve bu anayasaların tümünden, Saddam'ın Irak'ının, Kuzey Kore'ninki de dahil, bal damlıyor. Temel haklar ve özgürlükler verilmiş, bunlar yasalarla korunmuş, devlet tüm bu hak ve özgürlüklere saygılı olurmuş vs. vs.
Demek ki, bir ülkeyi hür ve demokratik kılan, anayasasında ne yazdığından çok, o anayasa maddelerine uygun yasalar çıkartan bir yasama organı, bu yasaları özgürlükçü ve demokratik bir anlayışla uygulayan bir hükümet ve bu uygulamaları da yine özgürlükleri korumaya hassasiyet göstererek yorumlayan bir yargı zihniyetidir.
Bir ülkenin seçim sisteminin ne kadar adil, ne kadar serbest, ne kadar katılımcı, ne kadar bürokratik engellerden arındırılmış olduğu, o ülkenin anayasasında neler yazdığından daha önemlidir. Zira İran, Mısır, Saddam'ın Irak'ı gibi ülkelerde de seçimler yapılmaktadır ama bu ülkelerde demokrasiden bahsetmek olanaksızdır.
USULDEN HAYIR NEDENLERİMİZ:
"HAYIR" dememiz için çok nedenimiz var.
Ancak temel nedenimiz, Anayasamızda güvence altında bulunan "seçme ve seçilme" hakkımızı elimizden alan ve kendisine "ben demokrasi değilim" diyen ülkelerde bile görülmeyen, %10 baraj rezaleti mevcutken, yine Anayasamız "partilere adil ve yeterli yardım yapılır" derken sadece 3 partiye verilen dudak uçuklatıcı miktarlardaki hazine yardımı rezaleti uygulamadayken, Türkiye Cumhuriyeti basın özgürlüğü, yani vatandaşın bilgiye erişim ve bilgiyi yayma hürriyeti, sıralamasında 134 ülke arasında 106. sıradayken, bu şartlarda yapılmış bir seçimde oluşmuş bir Meclis'te, tek bir partinin hazırladığı taslak toplumsal görüş birliğini ne kadar yansıtabilir?
Bu şartlar altında yapılan seçimler veya yapılacak olası bir referandum ne kadar demokratik olabilir. Unutmayalım ki, Türkiye Cumhuriyeti, 8 yıldır sözde demokratik reformcu, Meclis'te mutlak çoğunluğa sahip AKP tarafından yönetilmesine rağmen, dünya demokrasi endeksinde 87.'liğe kazık çakmış, yukarı bir adım atamamıştır.
Mevcut seçim sistemi ve siyasi partiler yasası ile belirlenmiş şartlarda, taslağın neresinde "TBMM veya oluşturulacak komisyon tarafından belirlenir" yazıyorsa, uygulamada Cumhurbaşkanı adayını, Meclis Başkanını, partisinin her bir milletvekilini, belediye başkanlarını hatta belediye meclis üyeleri adaylarını kim belirlediyse o bir kişi belirleyecek demektir.
AKP, kızsa da, sinirlense de, sayıp sövse de, Yüksek Mahkememiz tarafından "laiklik karşıtı eylemlerin odağı" olmaktan hüküm giymiş bir partidir. Yöneticilerinin söylem ve icraatları akıllardadır. Daha 10 sene önce, demokrasi ile ilgili görüşleri kendi ağızlarından internette dinlenebilirken, toplumun büyük bir kesiminin "bunun arkasında ne gizli?" diyerek endişe duyması gayet normaldir.
AKP, yeni anayasaya verdiği önemin yarısını, toplumdaki bu endişeleri gidermeye çalışsa, hem kendisine, hem ülkeye daha çok yarar getirir.
ESASTAN İTİRAZLARIMIZ
Demokrasinin kuvvetler ayrımı ve denetleme dengeleme ilkeleri adeta Türkiye'nin bugünleri düşünülerek koyulmuş. Gücü öyle veya böyle ele geçiren zihniyet, "beni halk seçti, istediğimi yaparım" diyemesin diye.
"Yargı siyasete karışmasın" mış!!! Yargı zaten haddini aşan yürütme ve yasama için, gerektiğinde yasal sınırlarını aşmaya kalkanlara müdahale etmek için var.
AKP'liler isterler mi? Bir gün farklı bir zihniyet iktidar olduğunda "bizi millet seçti, değil üniversitelerde, sokakta bile türbanı yasaklıyoruz, başörtüsünü yasaklıyoruz" desin? O zaman itiraz için kime gidecekler? Elbette yargıya.
Bu nedenle bağımsız ve tarafsız kalması gereken yargı erkini, duygularına yenik düşerek sağduyu ile düşünmeden, yürütme ve yasamanın kontrolü altına sokmayı amaçlayan bu AKP taslağına hayır diyoruz.
Biz liberaller fiks mönü menü sevmeyiz. Açık büfe severiz. Zira özgürlük seçebilmek demektir. Maddelerin tümünün bir paket olarak oylanması halkımızın "seçme" hürriyetini de elinden almakta, bir emrivaki yaratmaktadır.
Taslak, bireysel özgürlük alanımızı genişletici hiçbir madde içermemekte, zaten normal olarak anayasada bulunmaması gerekecek kadar doğal hak ve özgürlükler birer süs malzemesi olarak maddeler arasına serpiştirilmiştir.
Kalbiyle, duyguları ile oy veren seçmen seçimlerde AKP'ye oy veriyor olabilir, ancak halk oylamasında AKP seçmeni bu duygusallığından arınıp demokrasinin ilkeleri ve çağdaş bir ülke olmamız açısından kesinlikle "hayır" oyu kullanmalıdır şeklinde çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Desteklerinizi bekleriz.
ABD'nin iç siyaset sürecini tam anlamadan yapacağımız girişimler neticesiz kalacaktır
250 senelik bu süreci de Türkiye'nin hatırı için değiştireceklerini beklemek hayaldir.
Dar bölge seçim sistemini anlamadan da ABD milletvekillerinin hangi zihniyetle ve neden soykırım tasarısı lehine oy kullandıklarını anlamak imkansızdır.
1- Dar bölge seçim sisteminde milletvekili genel başkana değil, kendisini seçen seçmene sorumludur
Milletvekilini seçmen muhtarını, belediye başkanını tanıdığı gibi tanır.
Gözü onun üzerindedir
2- Milletvekili kendisini seçen birkaç yüz bin seçmene sorumlu olduğundan, ABD yasama organında ne parti disiplini, ne grup kararı rezaleti, ne de genel başkan diktatörlüğü vardır.
3- Meclisteki 435 temsilcinin tümü sadece 2 seneliğine seçilir.
ABD'de her iki senede bir milletvekili genel seçimi vardır
"Ben yaptım oldu, seçmenin hafızası zayıftır, son 1 ayı hatırlar" gibi hikayeler orada sökmez
Milletvekili, seçildiğinin ertesi günü 2 sene sonraki seçime hazırlanmaya başlar.
Yeniden seçilmenin tek yolu, bölge halkının isteklerini Temsilciler Meclisine taşımaktır.
4- Seçildiği günden itibaren bölgedeki çok güçlü sivil toplumun ve yerel basının tüm gözü o milletvekilinin üzerindedir
Tek bir kriter vardır: "Kendisini seçen bölge halkının çıkarlarını koruyor mu"?
5- Milletvekili için en önemli konu, seçim bölgesindeki halkı, yerel basını, çıkar çevrelerini memnun edecek yasa tekliflerini vermek ve bunların yasalaşması için çalışıyor görünmektir.
(Bu nedenledir ki, Ermenilerin yoğun yaşadıkları California, Massachusetts, New Jersey eyaletlerinin milletvekilleri bu konunun bayraktarlığını yapmaktadırlar).
6- ABD Kongresinde yapılan siyasi pazarlıklar, Texas at pazarlarında görülenlerin yanında sıfır kalır
Tekliflerine destek arayan temsilciler işlerini "sen benim eyalette yapılacak baraj için ödenek desteği ver, ben senin soykırım teklifine destek vereyim" gibi pazarlıklarla yürütür.
Beğensek de beğenmesek de, 250 senelik sitem böyle yürür.
Karşı tarafın nasıl düşündüğünü bilmeden, bir hafta önce milletvekillerimizi Kongre koridorlarında kapı kapı "rica minnet" siyasetine göndermekle hem itibar yitiriyoruz, hem de netice alamıyoruz.
Bu kafayla bu maçı kaybedeceğiz Zira iddiaların 100. yılına sadece 5 sene kaldı.
"Sınır kapılarımız gönül kapısıdır" gibi demeçleri Türk seçmeni yiyebilir ama Avrupa ve ABD sadece güler.
Bu rakamı önce 12'ye sonra 550'ye bölerseniz bir milletvekilinin halkımıza aylık maliyeti 71,000 TL çıkıyor.
Eskiden 450 milletvekili vardı. Yasa değişti sayı 550 oldu.
310 milyon nüfuslu Amerika'da 435 milletvekili, 70 milyonluk Türkiye'de 550.
Bu ülkede "ilave 100 milletvekili hayatımıza büyük değişiklik getirdi, özgürleştik, çağdaşlaştık, temsili ve katılımcı demokrasi gelişti, şimdi çok daha iyi temsil ediliyoruz, halkın sorunlarına daha çabuk ve iyi çare bulunuyor" diyen tek bir Allah kulu var mı? Halkın sırtına binen yükten başka ne değişti?
Çok milletvekili ile çok demokrasi geliyorsa, Anayasa değişikliği yaparken sayıyı hemen 1,550'ye çıkaralım.
Ve şimdi elimizi vicdanımıza koyup düşünelim; sadece tekel işçisi mi iş yapmadan para kazanıp, kamuya yük oluyor bu ülkede?
Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker partisinin İstanbul İl Başkanlığında yaptığı basın toplantısında AK Parti’nin demokratik açılım girişimlerine çekinceli iyimserlikle destek verdiklerini söyledi.
“Türkiye’nin tek tutarlı liberal ve demokrat partisi olarak, içeriğini tam bilmesek de, kimden gelirse gelsin, demokratik açılıma yönelik bir paketi elimizin tersiyle itmemiz sorumlu siyaset olmaz” diyen Cem Toker, ülkede birey hak ve özgürlük alanını genişleten her girişimin arkasında duracaklarını belirtti.
Çekincelerinin nedenini iki temel unsura bağlayan Toker, açılımın binlerce şehit ve gazi ailesinin ve Türk toplumunun hassasiyetinin yeterince göz önüne alınmayarak, İmralı ile işbirliği ile terör örgütüne taviz veriliyor görüntüsü vermesini ve alt yapısı düşünülmeden, plansız, programsız ve stratejisiz olarak apar topar gündeme getirilmesi olduğunu ifade etti.
Türkiye’nin bölgeye has demokratik sorunları kadar 70 milyonu ilgilendiren alanlarda da ciddi sorunları olduğunu, AKP’nin bu sorunlara eğilmekle reformlara başlamasının daha inandırıcı olacağını belirten Cem Toker, DTP dahil, diğer ana muhalefet partilerini de sorumlu ve popülizmden uzak, AKP’yi de kamuoyunca hassa konularda daha planlı ve programlı siyaset yapmaya davet etti.
CEM TOKER (Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı)- Değerli katılımcılar, Sayın Genel Başkan, Sayın Başkan, siyasi parti temsilcileri; hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
İsmim Cem Toker. Seçime girme hakkı olan 17-18 partiden bir tanesi olan Liberal Demokrat Partinin 2005’ten beri Genel Başkanlığını yürütüyorum.
Buraya gelmeden önce Internet’te bir araştırma yaptım; Sovyetler Birliği Anayasasını, Çin Anayasasını, hatta kulağa kaymaklı kadayıf gibi gelen Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti -hem demokratik, hem cumhuriyet; Kuzey Kore’nin resmi adı- Anayasasını yazdım Google’a, “Bakayım, ne çıkıyor?” diye. Eski faşist yönetimler; Franco’nun İspanya’sı, Salazar’ın Portekiz’i, onların da anayasaları da var, onlara da baktım. Hepsinden bal damlıyor. Dünyada hiçbir anayasada, “Vay efendim, biz gelirsek özgürlükleri alacağız, hakları kısıtlayacağız, canınıza okuyacağız” falan diye yazmıyor. Hepsinden bal damlıyor. İfade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, din ve inanç özgürlüğü, hür basın… Yok yani, dünyada böyle bir örnek yok; “Biz gelirsek hakları, özgürlükleri kısıtlayacağız, canınıza okuyacağız ey halk!” diyen bir anayasa yok.
Demek ki önemli olan, anayasanın ne dediğinden çok, o anayasayı yorumlayan yargı ve uygulayan hükümetlerdir.
Demokratik anayasa: Türkiye'de, “Ben, demokrasiye inanmıyorum arkadaş” diyen veya “Demokrat değilim” diyen bir Allah kuluna rastlamadım. Böyle bir ülke, herkesin demokrasiye inandığı ve savunmaya çalıştığı bu ülke, her nedense, dünyanın en itibarlı endeksi olan Uluslararası Demokrasi Endeksinde 88. sırada arkadaşlar. Filistin Yönetiminin altında, Bangladeş’in altında, Lübnan’ın altında, 88. sırada. Benim gidip de, “Hukukuna sığınırım, güvenirim, refah içinde yaşarım” diyebileceğim 27 Avrupa Birliği ülkesi var; AB üyesi olmayan Norveç, İsviçre falan filan, haydi 30 diyelim Avrupa'da. Uzak Doğu’da Japonya, Yeni Zelanda, Avustralya var; çoluğumu çocuğumu orada yetiştirmeyi tercih edebilirim. Bu tarafta da Kanada, Amerika Birleşik Devletleri. Toplarsanız, 35. Türkiye Cumhuriyeti ise 88. sırada. Yanılmıyorsam, 2009’da 87. sıraya çıktı. 35 ülke orada, benim ülkem 88. sırada. Arada 50 tane ülke var.
Bayanlar, baylar; nerede bu 50 ülke? Demokrasi Endeksinde, son derece objektif, matematik formülü gibi hesaplarla, puanlamayla değerlendirme yapan Uluslararası Demokrasi Endeksinde bizim ülkemiz ile bu saydığım 35 ülke arasında kalan 50 ülke nerede? Her kritere göre puanlamayla değerlendirme yapıyorlar. Basın özgürlüğü, 3.2. Atıyorum rakamları. Halkın siyasi sisteme katılımı, siyasi partiler yasası, siyasetin finansmanı, sivil toplumun yürütme ve yasama üzerindeki etkisi; bunları ölçüyorlar, tık tık tık topluyorlar, 3, 5, 7, “Senin notun bu” diyorlar. Bu da seni 88. sıraya oturtuyor. Son derece objektif. Yani “Türk’ün kara kaşı, kara gözü, rakısı, şiş kebabı güzel, ona güzel not vereyim” falan, böyle bir zihniyet yok.
O aradaki 50 ülke nerede? Söyleyeyim size: O 50 ülkenin bir kısmı Asya’da, büyük bir kısmı Afrika’da, o beğenmediğimiz, burun kıvırdığımız Afrika’da, Latin Amerika’da.
Onun için, siz istediğiniz gibi anayasa yapın, önemli olan, onu yorumlayan, uygulayan zihniyettir.
Değerli konuklar; kanun devleti ile hukuk devletinin ayrımını yapmamız lazım. Adolf Hitler’in de kanunları vardı, Saddam Hüseyin’in de kanunları vardı. Bir ülkeyi hukuk devleti yapan, o kanunları özgürlükçü, bireyci, temel hak ve özgürlüklere saygı duyarak yorumlayan yargıçlar ve hukuktur. Kanuna istediğinizi yazın, önemli olan, onu yorumlayan zihniyettir.
Bizim bu 82 Anayasasından bahsedip duruyoruz ya hep, oturdum, okudum bir akşam. İnanın, baştan sona kadar okudum bunu. Aranızdan kaç kişi A’dan Z’ye bunu açıp okudu, bilmiyorum; ama uykunuzu getiriyor, bir akşam uykunuz kaçarsa okuyun.
İki nokta dikkatimi çekti. Ben, böyle madde madde ezberlemedim, onlara da bakmadım; bir liberal gözlükle, özgürlükçü, bireyci bir gözlükle değerlendirmeye çalıştım. Anayasada devamlı surette “fakat, ancak, ama” kelimeleri var. Cümlelerin ilk bölümü güllük gülistanlık, harika. “Ancak…” diyor, ondan sonra o ilk cümlenin başında ne diyorsa siliyor, atıyor.
Özetlemek gerekirse; diyor ki, “Evet, yaşamak serbesttir; ama nefes almak yasaktır.” (Gülüşmeler)
O “Ama…”dan sonraki kısmı attığınız zaman zaten size güzel bir anayasa ortaya çıkıyor aslında.
Sorun gördüğüm ikinci kısım şu: Pek çok yerde topu yasamaya atmış. “Bu, bu, bu böyledir, böyledir, böyledir; bunun detayları yasayla düzenlenir, belirlenir.” Yasama da alıyor bunu, kanunu yaparken diyor ki, “Bu, bu, bu böyledir, anayasaya uygundur; ama detayları yönetmeliklerle belirlenir.” Yönetmelik dediğiniz an bürokratın eline düştünüz. Bürokratın görevi de, yasa yapılırken, kendi varlığını sürdürmek için, araya sadece kendisinin bildiği hinlikler yerleştirmektir. Ki günü geldiğinde, “Böyle olmaz. Kanun öyle diyor; ama bak, yönetmelikte böyle bir madde var, böyle bir nokta var” diyerek hayatı bize zehir eder.
Demokrasi kültürümüz yok arkadaşlar. Onun için 88. sıradayız. Siz hiç Türkiye'de demokrasi bayramı duydunuz mu; okullarınızda demokrasi dersi duydunuz mu?! Hepimiz demokratız; ama demokrasinin, demokratlığın ne olduğunu biliyor muyuz? Ben size şimdi somut örnekler vereyim.
Ben niye demokratım, onu da söyleyeyim.
Çoğunluğun yönetimi olduğu için demokrat olmayacaksınız; bizim gibi düşünmeyen insanların hak ve özgürlüklerini koruduğu için demokrat olacaksınız. Bir kişi bizden farklı düşünüyorsa ve o sistem o insanı koruyorsa ben demokratım. Yoksa, faşist rejimlerde de çoğunluğun hükmü geçer, çoğunluk yönetir. Bu zihniyet yanlıştır, Türkiye'ye de yerleştirilmek istenen budur. “Yüzde 51’i yakalayanın dediği dediktir.” Bu, yanlıştır; toplumu, demokrasinin ne olduğunu bilmeyen toplumu yanlış yolda götürür.
Batı’da, çocuklara bile sorsanız size söyleyecekleri demokratik değerler arasında, temel hak ve özgürlükler arasında kutsal olan bazı özgürlükler var ki, biz bunları bilmeyiz. Girişim hürriyeti, sözleşme hürriyeti. Bunlar hep arka planda kalıyor. Biz, daha çok inancı biliriz, din ve vicdanı biliriz, bunları pek bilmeyiz. Mülkiyet hakkı. İfade özgürlüğü günlük yaşamımızdadır; ama ya seçme ve seçilme hakkı? Ben size 2002 seçiminden birtakım rakamlar vereyim, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.
Yüzde 10 barajından dolayı seçmenin yüzde 48’inin oylarının çöpe gittiği bir seçimdir 2002 seçimi ve biz bu ülkede seçme-seçilme hakkından bahsediyoruz. 32 milyon oyun 15 milyonunun Meclise yansımadığı bir seçim. Böyle bir şey olabilir mi, böyle bir demokrasi olabilir mi?! Sonra düşünüyoruz, “Niye bizi 88. sıraya oturttular?” diye.
Dernekleşme, örgütlenme, bilgiyi dağıtma, bilgiye erişim. Sandığa gideceksem bilgiye erişmem lazım. Seçeceğim adam nedir; arsız mıdır, hırsız mıdır, dürüst müdür, eğitimli midir, eğitimsiz midir? Bunları bana kısıtlayamaz bir yönetim. Bunlar anayasada yer alması gereken ince noktalar. Çünkü Batı anayasalarında var; ama daha da mühim olanı, bu kültürün bizlere yerleştirilmesi.
Etnisite konusunda da bir-iki şey söyleyeyim.
Sitemizde görebilirsiniz, burada anlatmaya vaktim yok; 1994 yılında bir anayasa taslağı önerisinde bulunduk. Onun 1. Maddesinden bir alıntı yapayım; tartışırsınız, aklınıza yatar, yatmaz, siz bilirsiniz.
“Madde 1- Anne ve babasından herhangi biri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan veya anne ve babasından herhangi biri en az 10 yıldır Türkiye'de yaşayan ve Türkiye'de doğmuş her insan geri alınamaz bir hakla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.”
Bu kadar. Bundan öteye gitmiyoruz.
Birkaç dakika daha süre alabilir miyim Sayın Başkan.
OTURUM BAŞKANI- Peki, buyurun.
CEM TOKER- Ben, pek fazla kendimizi anlatma fırsatı elde edemiyorum, beni ancak 4 senede bir televizyonlarda görürsünüz. (Gülüşmeler)
Karşılaştırma amacıyla bir dakika daha istirham ediyorum.
Bir anayasa ancak liberal düşünce geleneğinin genel felsefi, siyasi ilkelerine uygun olarak hazırlanırsa anayasa adını almaya hak kazanır.
Mesela, faşistler, devlet iktidarının sınırlı değil, sınırsız olmasını talep ederler. Demin bir konuşmacının değindiği noktaya benziyor. Çünkü onlara göre, toplumun varlığını koruyacak ve onu yüceltecek yegane güç devlet gücüdür. Yanlış. Onlara göre, her şey bir toplumsal beka mücadelesinin parçasıdır ve devleti sınırlamak demek, toplumun bekasına engel çıkarmak demektir.
Sosyalistler ise yeni bir insan türü ve eşitsizliklerin tümüyle ortadan kalktığı bir toplum yaratmak için sınırsız devlet isterler. Demin dediniz ya, birey için devlet mi, devlet için birey mi; liberaller olarak bu konuda onlarla ters düşüyoruz.
Oysa bize göre, liberallere göre, toplum tarafından sınırlı amaçlara hizmet etmesi için yaratılan bir organizasyondur devlet. Hizmet vermek için yaratılan bir organizasyon. Amaçları sınırlı olduğuna göre, imkan ve yetkileri de sınırlı olmalıdır devletin.
Devleti sınırlamanın bir yolu, onu anayasal sınırlar içinde tutmak ve hukukun egemenliğine sokmaktır.
Vaktim bu kadarına elveriyor. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Saygılar sunarım. (Alkışlar)
Hatırlayalım:
Nisan 2009'da başta ABD, İngiltere, Almanya, Fransa olmak üzere Batılı ülkeler üye Türkiye'ye danışmadan, haber vermeden NATO'nun yeni Genel Sekreteri'nin Danimarka Başbakanı Rasmussen olması konusunda uzlaşmışlardı.
Türkiye'nin Rasmussen'in bu göreve getirilmesine itiraz etmesi üzerine Barrack Obama devreye girmiş ve sanki tek başına karar verebilirmiş gibi Türkiye'ye beş konuda güvence vermiş, bizim tecrübesiz ama efendi ve uysal beyler de, stratejik derinlik politikalarımız gereği olmalı Obama'nın vaatlerine kanarak itirazlarını kaldırmışlardı.
Verilen, yerine elbette getirilmeyen ve yerine asla getirilmeyecek bu vaatlere bir bakalım:
1- NATO Genel Sekreter Yardımcıları’ndan biri Türk olacaktı.
2- NATO Genel Sekreter Yardımcılığını yürüten Türk, aynı zamanda NATO Genel Sekreteri’nin vekili olacaktı.
3- NATO’nun Afganistan Temsilciliği’nin yanı sıra NATO’nun komuta kademesinde Türk askeri de bulunacaktı.
4- Rasmussen, İslam dünyasından özür dileyecekti.
5- Roj TV kapatılacaktı.
O kadar bariz ki, Türkiye ile adeta dalga geçilmiş.
Birileri kesinlikle Obama'ya "Bu Türkler sana hayran, ağzına bakıyorlar, biraz tatlı dilli konuş, ikna edersin" demiş, bizimkiler de inanmışlar.
Gelelim diğer fiyaskolarımıza:
Arnavutluk ve Hırvatistan NATO üyesi olurken, Yunanistan ülkenin ismi nedeni ile Makedonya’nın NATO'ya alınmasına mani oldu. Biz neden "ya Makedonya da NATO'ya alınır, ya da diğerlerinin de üyeliğini veto ederiz demedik?
Bizim AB üyeliğimize tamamen muhalif Fransa'nın NATO'nun askeri kanadına girmesine neden sesimizi çıkarmadık? Pazarlık yapmadık?
NATO PKK'yı terör örgütü olarak tanımlarken, neden Kuzey Irak'ta üslenen bu örgüte müdahale planı geliştirmez? Türkiye'nin sınır ötesi harekâtlarına karşı çıkar?
Yeni dış politika mimarları cevap versinler: beğenmediğiniz o monşerlerden daha mı başarılısınız? Bu mu itibarlı dış politikanız?
ÖSS'den sıfır çekmek dahil, son derece düşük puan alan, sadece 1-2 soruyu doğru yanıtlayan yaklaşık 1 milyon öğrencinin, onları vergileri ile okutan Türk isçisine, memuruna ve vergi veren herkese maliyeti nedir?
Bunları sözde eğiten öğretmenlere verilen maaşlar, okulların idari masraflarının, kitabinin, kırtasiyesinin, hademesinin, ısınmasının maliyetleri nedir?
Bu çocuklar liseyi nasıl bitirebilmişlerdir? Bunları mezun eden ve sınavda bu neticeyi alan öğrencilerin öğretmenlerine herhangi bir yaptırım söz konusu mudur?
Bu öğretmenler özel okullarda ders veriyor olsalardı kapının önüne koyulmazlar mıydı?
Devletin eğitimde kalite kontrolü, maliyet ve getiri analizi sadece ÖSS sınavı mıdır?
Mecliste bir milletvekilimiz olsa Eğitim Bakanı'na bunları bir soru önergesi ile sorardık.
Her yaz olduğu gibi bu yaz da “fındık” gündeme oturdu.
Kasası tam takır kalmış AKP hükümeti bir karar alarak, fındık üretim alanlarını Ankara’dan kontrol ederek kısıtlamaya, TMO’nun da artık üreticiden fındık almayacağına karar vermiş.
Sorunun kaynağında devletin içgüdüsel tüccar düşmanlığı ile “fındığı ne kadar üretirsen üret ben yüksek fiyattan almayı garanti ediyorum” zihniyeti ile hareket etmesinden kaynaklanmaktadır.
Öte yandan, devletin fındık politikasını “mal elimde kalsa, küflense, çürüse bile fahiş fiyattan satacağım” zihniyeti ile belirlemesi üretimi bu noktaya getirmiş sistemi kilitlemiştir.
Bu kafa, şimdi elindeki 450 bin tonluk stoku “insanım ucuza fındık yesin” diyerek piyasaya ucuza sürmek yerine, yağ yapmak gibi saçma bir politika izleyecektir.
Fındıktan yağ yapmanın hiç bir ekonomik getirisi yoktur, abesle iştigaldir. Toprağa gömmekten, denize dökmekten farksızdır. Geçtiğimiz yıllarda devletin kaliteli kalitesiz tütünü milletin vergileri ile milyarlarca dolara alıp, depolarda önce çürütüp sonra yakarak imha etmesinden farksızdır.
Devlet politikası, fındık konusunu tamamen serbest piyasaya bırakacağına, alım politikaları ile fiyatları sunni olarak yüksek tutmuş ve İtalya, İspanya, ABD, Yeni Zelanda hatta Almanya gibi ülkelerin teşviklerle ekim alanlarını arttırmalarına neden olmuş, adeta tekel olduğumuz bir üretim alanında kendisine rakipler yaratmıştır.
Şimdi Ankara’nın memurları ekim alanlarını kısıtlamaya karar vermişler. Ekmeyene para verecekler, devletin memuru da bunu denetleyecek. Adam “tamam ekmiyorum” diyecek, hem ekecek, hem parayı alacak. Devletin dağ bayır her metrekarede bunu denetleyebilmesine imkan var mı? Tam bir komedi.
Yukarıda saydığım ülkeler ekim alanlarını arttırırlarken biz ekim alanlarını, IMF dayatması ile de, kısıtlamaya gidiyoruz.
Neden?
Çünkü devlet yıllarca fındığın ticaretini serbest piyasaya bırakacağına, Türk halkının vergileri ile yüksek fiyattan üreticiden almış.
Yüksek fiyattan alıcısı garanti olan fındığı duyan yetiştirmiş. Şimdi devletin bu kadar fındığı alabilecek parası yok. “Fındık ekmeyin, ben size şu kadar para vereyim” diyor.
Ankara kafası olayı serbest piyasa dinamiklerine bıraksa konu daha kolay çözülecek. Serbest piyasa koşullarında fındığın fiyatının düşeceği kesindir. Zira dünya genelinde fındığa talep hemen, hemen sabit, ancak üretim artış göstermektedir.
Üretici aptal mı? Ankara’daki bürokrat kadar kafası çalışmıyor mu? Fiyat politikası piyasaya bırakılsa, zaten getirisi düşen fındık yerine üretici kendisi alternatif ürünlere yönelecektir. Ülkenin farklı bölgelerinde nar, kiraz, kivi gibi meyvelerin üretimi böyle gerçekleşmedi mi?
Ancak, geçiş döneminde birkaç yıl fındık üreticisine bir miktar parasal destek verilmesi doğrudur, gereklidir.
Dünyada ve Türkiye’de fındık fiyatının düşmesi orta ve uzun vadede Türkiye’nin lehinedir. Fiyatlar düşünce diğer üretici ülkeler ekim alanlarını kısacaklar, bu da dünya fiyatlarının artmasına neden olacaktır.
Dünyada petrol gibi alternatifsiz bir ürünün varil fiyatı arz talep ile son 10 yılda 10 dolar ile 150 dolar arasında gidip gelirken, “biz fındıkta tekeliz, istediğimiz fiyata alır, istediğimiz fiyattan satarız” zihniyeti ile hareket etmek ülke kaynaklarının israfından başka bir şey değildir.
A la carte muhafazakar demokratlar, demokrasi menüsünden işlerine gelen yerleri seçip, gündemi ne kadar güzel değiştirip bizi konunun içine çekiyorlar.
Yedi yıllık iktidarlarında adil, tarafsız ve bağımsız bir hukuk düzeni kurduklarına bu toplumu ikna edemedikleri için en haklı konuda bile toplumsal uzlaşı sağlamakta zorlanıyorlar.
Sokaktaki en cahil adam bile biliyor. Partiye ve cemaate yakınsan başın kolay, kolay belaya girmez, yaptığın yanına kar kalır.
Evet, tüm adalet isteyen kalbimizle istiyoruz, darbeciler kesinlikle yargılansınlar.
Sadece darbeci işkenceci ve katiller değil, insanlık suçu işlemiş tüm sivil işkenceci ve katiller de yargılansın, ceza alsın. Adalet yerini bulsun.
Öte yandan, darbeciler kadar, yurt dışında hayır işleri için para toplayıp hiç etmekten mahkum olmuş hırsızların Türkiye ayakları da yargılansın ceza alsın, 12 yaşında çocuğu sırtından 9 defa kurşunlayanlar da yargılansın ve toplumu ikna edecek kadar ceza alsın,
7 sene bakanlık yapıp simdi 100 milyonlarca dolarlık aile şirketleri ile enerji ihalelerine girenler de yargılansın, gemicik alanlar da hiç olmazsa sorgulansınlar.
İmar planında değişiklik için 1 milyon dolar rüşvet alanlar da yargılansın, sadece sembolik olarak partideki görevlerinden alınmasınlar.
Ankara Araştırma Hastanesinde 49 bebeğin ölümünden sorumlu olan ve bebek cesetlerini ailelerine karton bisküvi kutularında teslim eden hastane yöneticileri için Valilik, bırakın yargılanmayı, savcılık soruşturmasına bile izin vermedi.
Bu ülkede kim diyebilir ki "yasadışı telefon dinlenmedi, dinlenmiyor?". Bunu yapanlar da yargılanacaklar mı? Hapşurunca yıkılan kamu binalarının parti yandaşı müteahhitleri de yargılansınlar mı?
Ama darbeciler yargılansın ki "kayıp trilyonların" zanlıları da kim olursa olsun er veya geç yargılanabilsinler.
İktidar partisini "laiklik karşıtı odakların merkezi" yaptıkları yargı kararı ile kesinleşenler de Anayasal suç işlediklerinden yargılansınlar mı?
Hele, hele "dokunulmazlık" zırhına bürünmüş ama haklarında 10'larca yolsuzluk ve arsızlık iddiaları bulunanlar da yargılansınlar mı sevgili demokrasi kahramanları, hukukun yılmaz bekçileri?
Bunların yargılanmasına da mı beğenmediğiniz Anayasa'nın bilmem kaçıncı maddesi mani oluyor?
Tarih Temmuz 1994. İş adamı Besim Tibuk Liberal Demokrat Parti’yi yeni kurmuş. Partisini tanıtmak için söyleşilere katılıyor, seçim sitemi, ekonomi, finans, vergiler, yerel yönetimler, adalet sistemi gibi konuları içeren bu söyleşiler kitapçıklar şeklinde tüm toplum fikir liderlerine dağıtılıyor.
Tibuk, o tarihte kimsenin cesaret edemediği bir konuda, vatan savunmasında görevini yapan asker ile seçilmiş sivil yönetimlere karşı darbe yapan askerin farkını vurgulayarak şunları söylüyor:
“şimdiye kadar yapılan bütün askeri müdahaleler, çağdaş demokrasiden söz ediyorsak, suçtur, ağır suçtur ve hepsi yargılanmalıdır, A' dan, Z ye yargılanmalıdır.”
O yıllarda Besim Tibuk’un bu fikirlerini gerçeklerden uzak hatta uçuk bulanlar hem Tibuk ile hem yanında yer alan bizlerle adeta dalga geçtiler. Günümüzde de yaptıkları gibi, o zaman da fikirlerimizi yok saydılar.
Bugün Besim Tibuk Türk siyasetinde yok ama Liberal Demokrat Parti’yi ve ilkelerini yaşatan bizler, aynı kararlılıkla, darbelerin ve darbecilerin ülkemizin demokratikleşmesi yolunda en büyük engeli oluşturdukları inancındayız.
Demokrasi, bir takım eksiklik ve aksaklıklarına rağmen, müdahale gerektirmeden hür ve adil seçimler ile kendi kendini yenileyebilen tek dinamik yönetim sistemidir. Daha iyisi yoktur.
Yıllardır ifade ettiğimiz doğruların geçte olsa Meclis’te temsil edilen partilerce de kabul edildiğini görmek ülkemiz adına umut vericidir. Ortak demokratik değerlerimizi dile getiren, bu ilkeler doğrultusunda politika üreten tüm siyasetçileri parti gözetmeksizin desteklemeye hazırız. Bu çerçevede Anayasa’nın Geçici 15. Maddesinin kaldırılması ve darbecilerin yargı önünde Türk milletine hesap vermeleri yönündeki girişimleri desteklemekteyiz.
Liberal Demokrat Parti olarak ana muhalefet partisi ve iktidar partisini gerekli hukuki düzenlemeleri biran evvel yaparak bu konuda kararlı bir tutum sergilemeye davet ediyoruz. Yapılan açıklamaların gündem yaratma kaygısından uzak demokratik açılımlar olmasını umut ediyoruz.
Liberal Demokrat Parti’nin ülkemizde demokrasinin temellerini tüm yönleri ile sağlamlaştıracak her türlü samimi ve tutarlı girişimi parti ayrımı yapmaksızın destekleyeceğini kamuoyunun bilgisine sunarız.
TÜRKAN SAYLAN, ORTAÇAĞ ÖZENTİLERİNDEN DAHA FAZLA HAYIR DUASI ALMIŞ BİR İNSANDI
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan'ın vefatını üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum.
Yaşamı boyunca sergilediği, gençlerin eğitimine yönelik çalışmaları ile ortaçağ zihniyeti özentilerinden çok daha fazla hayır duası almış bu değerli sivil toplum lideri ve eğitmeni saygıyla anıyor, kendisine Tanrı'dan rahmet, ailesine ve sevenlerine sabır diliyorum.
Dünya Ekonomik Forumu sonrası yayımlanan raporda Türkiye basın özgürlükleri alanında 134 ülke arasında 106. oldu.
Demokrasi kahramanı Recep Tayyip Erdoğan'ın partisi 6,5 yıldır Meclis'te ezici bir çoğunlukla ve güçle Türkiye'yi yönetiyor. İstedikleri yasayı istedikleri anda ve şekilde uygulamaya koyabiliyorlar. Örneğin son 6 yılda 17 veya 18 defa değişen Kamu İhale Yasası.
Başbakan beni muhatap almaz, ama yine de soruyorum: Ülkeyi demokrasi, başta basın özgürlüğü olmak üzere haklar ve özgürlükler, yaşam kalitesi, yolsuzluk, yargı bağımsızlığı gibi endekslerde utanç verici sıralamalardan, uygar demokratik ülkeler seviyesine çıkartmanız için partinizin kaç milletvekili ile kaç sene daha iktidar olması gerekiyor?
Ve AKP'den desteğini esirgemeyen, kendilerini "liberal" olarak tanımlayan köşe yazarları ve fikir liderleri buyurun savunun demokrasi kahramanınızı.
"Milli irade böyle istedi" veya "basın özgürlüğünde 106. olmamızın sorumlusu da Anayasa Mahkemesi veya ordudur" diye yazın. Hiç şaşırmam!!
Bu gücüne nasıl veya neden eriştiği mühim değildir. Asıl tehdit bir partinin bu güce ulaşmış olmasıdır.
Bu kadar güçlenen AKP değil de CHP, ANAP, DP, SHP olsa veya biz LDP olsak, demokrasimiz adına yine bu endişeyi duyardık.
Milletvekillerini halkın değil parti genel başkanlarının belirleyip seçtiği bu sistemde tek bir partinin yasama ve yürütmeyi kayıtsız şartsız kontrolü altına alması demokrasinin olmazsa olmaz iki temel ilkesi “kuvvetler ayrımı” ve "denetleme dengeleme” ilkelerini ortadan kaldırmaktadır. Oysa demokrasi düşünürleri, gücün asla ve asla tek bir elde veya zihniyette toplanmaması gerektiğine inanmışlardır.
Üstüne üstlük, bu güce erişen iktidar partisi, yine demokrasinin temel ilkelerinden olan uzlaşı, işbirliği, hoşgörü, katılımcılık, eleştiriye açık olmak gibi değerlerden zerre kadar haz etmiyorsa ülkenin gittiği yol felaketten başka bir yol olamaz.
Öte yandan, Türk milletine en ufak bir umut sunamayan, alternatif politikalar geliştiremeyen, çağdaş ve yenilikçi açılımlar yapamayan ana muhalefet partisi CHP ve yönetimi, seçmeni kırk katır mı kırk satır mı ikileminde bırakmaktadır.
29 Mart günü Türk seçmeni kendisini bu ikilemden, demokrasimizi de tek ve mutlak parti dayatmasından kurtarmak için oylarını dağıtmalı ve hem AKP’nin hem de CHP’nin oylarını düşürerek bu iki partiye ciddi bir uyarı göndermeli ve akıllarını başlarına almalarını mutlaka sağlamalıdır.
Seçmen bu yerel seçimi sağ sol seçimi olarak değil, demokrasiyi ileri veya geri götürecek bir seçim olarak algılamalıdır.
Ama Türk ekonomisini yöneten, Unakitan, Babacan ve Ali Coşkun’dan oluşan, AKP kafası vergiden vergi almayı maharet sanıp, istihdama dünyanın en yüksek vergilerini uygulayarak Türkiye’ye kayda değer tek bir kalıcı ve istihdam yaratıcı yabancı yatırım çekemediler.
Sadece devlet gözetiminde yağmalama ekonomisi uygulayarak özelleştirme adi altında birkaç kurulusu yok pahasına sattılar.
Bilen varsa söylesin.
Cumhurbaşkanı Demirel döneminde yapılan Gölcük’teki Ford fabrikasından sonra yabancı yatırım Türkiye’de hangi kayda değer fabrikayı açtı?
Ama son 6 yılda Türkiye’yi yatırım için düşündükten sonra vazgeçip diğer ülkelere kaçan yabancı otomobil şirketlerini ben sayabilirim.
Hyundai, Peugeot, Citroen gibi otomobil fabrikaları yatırımlarını Romanya'ya, Slovakya'ya, Çek Cumhuriyeti'ne götürdüler. Aksaray'da fabrikası olmasına rağmen MAN bile yedek parça üretim tesisini gitti Polonya'da kurdu. Opel fabrikasını kapattı ve gitti. Diğer sektörlerde bilmediğimiz daha kim bilir kaç yabancı firma yatırım cehennemi Türkiye’den vazgeçtiler.
Ülkenin yerli yatırımcısı fabrikalarını sokup Mısır’a, Kazakistan'a, Romanya'ya, Bulgaristan'a kaçarken bile durumu fark edemeyen Türkiye’nin ekonomi yönetimi "küresel finans balonuna" binmiş havalarda dolaşıyordu. Bir bakkal dükkanı açmaya heveslenen emekliyi bile yolunacak kaz gibi gördüler, emekli maaşı ile oynamaya kalktılar.
Simdi gelmişler issizliği nasıl çözeriz diye akil danışıyorlar.
Akan çatıyı güneşli havada onaracaktınız Sn. Başbakan ve akil hocaları, yağmurlu havada onaramazsınız, onaramayacaksınız. Zira "geçti Bor'un pazarı."
Ekonomi yönetiminde ektiğinizi biçeceksiniz.
Bu talebi Topbaş tarafından reddedildi ve yanıtlanmadan geçiştirildi.
Özel şirketlerin azınlık payları bile halka açılsa, bilançoları tüm toplumun gözleri önüne serilir. Bilançoları halka açık bilgi olur ve denetime tabi tutulurlar.
Belediye şirketleri, Sn. Topbaş’ın babasının muhallebici dükkanı değil, yüzde yüzü halka ait şirketlerdir.
Halkın vergileriyle kurulmuş, halkın vergileri ile isletilen şirketlerdir. Çalışanlarının maaşlarını da halk vergileri ile ödemektedir. Zararları da halkın vergileri ile karşılanır.
Saklayacak, çekinecek bir neden yoksa Sn. Topbaş ve yönetimi bu bilançoları neden açıklamaz?
Ve iktidar partisi AKP, şeffaflığa inanıyorsa, 300 kusur milletvekili ile neden yasal bir düzenleme yaparak bu şirketlerin bilançolarını halka açıklamayı zorunlu hale getirmez?
Yolsuzluğun, vatandaşın cüzdanından para çalmaktan farkı yoktur. Türk seçmeni, kimlerin suçluluk duygusuyla gözlerini kaçırdığının farkındadır.
AKP hükümeti IMF ile yaptığı görüşmelerin detaylarını halktan saklıyor, çünkü 22 Temmuz'dan sonra yaptığı gibi, bu secimden sonra da vatandaşa vergi zamlarıyla kan ağlatacaktır.
2009 bütçesine, Alis Harikalar Diyarında masalı gibi, 200 milyar TL vergi geliri koyan hükümet, 2008'de topladığı 165 milyar TL'yi bile toplayamayacak.
Özelleştirme geliri olmayacak, Bu kriz ortamında dış yatırım da gelmeyecek. Hükümetin, ne yatırıma parası var, ne fındık gibi tarım ürünlerine. Ne isçi maaşlarına zam yapabilecek, ne memura, ne emekliye.
Hükümet borçla borç ödemeye çalışacak.
Ülkeyi yöneten kafadan bu yaz teğetin ve küresel ekonomik krizin ne demek olduğunu çok iyi anlayacak.
IMF'nin AKP hükümetine ne önerdiğini tahmin etmek için Einstein olmaya gerek yok;
Harcamalarını kıs, vergileri arttır.
"Mali disiplin" lafını duyarsanız ki, sıklıkla duyacaksınız, anlamı budur: Yeni vergiler ve mevcut vergilere zam.
Secim öncesi uygulanması isine gelmeyen hükümet, secim sonrası bu acı reçeteyi ister seve, seve; ister söve, söve uygulayacaktır. Fatura yine her şeyi devletten beklemeyi alışkanlık haline getirmiş halkımıza kesilecektir.
Devletçilik eken, yüksek vergi biçer.
* * *
İKİYÜZLÜ SİYASET
Başta Başbakan ve AKP kurmayları olmak üzere demeçlerinde, nutuklarında, Gazze'deki İsrail vahşetine söylemediklerini bırakmadılar.
Alaturka öfke dolu nutuklar, Allah'a havale etmeler, çoluk çocuğu nefrete yöneltecek şekilde okullarda saygı duruşları, hanımefendinin, samimi olduğuna inandığım, gözyaşları gibi taşra turu dış politikasına rağmen AKP hükümeti neden milli iradenin temsil edildiği TBMM'den İsrail’i kınama kararı çıkartmıyor ve tepkisini Türk milleti adına resmileştirmiyor?
Günü geldiğinde, attım, tuttum, astım, kestim, gürledim, ama yağmadım, kınamamı resmiyete dökmedim diyebilmek için mi?
Aslında bizce, AKP doğruyu yaparak TBMM'den kınama kararı çıkartmamakla akıllıca ve stratejik davranıyor. Ancak, bizim midemizin almadığı toplumu galeyana getirecek sorumsuz söylem ve eylemlerle yaptığı ikiyüzlü siyasettir. Dış politika sokaktaki adamın oyunu kapmak için yürütülmez.
Çünkü bu ülkede "imam hapşırsa, cemaat nezle olur" lafı boşa söylenmiş bir laf değildir.
* * *
"BABAANNEM BABAMA BÖYLE ANLATMIŞ" DEMEKLE SOYKIRIM KANITLANMAZ
Ermenistan ile ilişkilerimizin normalleşmesi gerektiğine, ambargonun kalkmasının, sinirin açılmasının gerekliliğine, halklarımızın dostluktan, komşuluktan öteye kardeşliğe varacak kadar yakınlığına, 1915 yıllarında her iki tarafın da çok acı olaylar yaşadığına tüm kalbimle inanmakla beraber özür konusu bence çok ayrı bir meseledir.
Özür dilememiz istenilen konu yanlışlıkla bir sinir ihlali, veya yanlışlıkla uçak düşürmek gibi sıradan bir konu değil, "soykırım" gibi üzerimizden asla silemeyeceğimiz çok ağır ve ciddi bir ithamdır.
Babamın bile daha doğmadığı bir tarihte olduğu iddia edilen ve beni ikna edici bir şekilde kanıtlanmamış bir olay için benim veya ülkemin özür dilemesi aklıma yatmıyor.
ANCAK, ASLA ÖZÜR DİLENMEMESİNDE Kİ ESAS GEREKÇEME GELİNCE;
Avukat değilim ama bilirim, hukukta temel ilkedir. İtham edilen taraf, suçu makul şüphenin (beyond a reasonable doubt) ötesinde kanıtlanana kadar suçsuz kabul edilir.
Soykırım iddiasında bulunanların bu iddialarını şüphe götürmez bir şekilde tarihi ve somut delillerle kanıtladıklarına kendilerinin bile inandıklarını sanmıyorum. "Babaannem babama böyle anlatmış" demekle soykırım kanıtlanamaz.
Kanıt diye ileri sürdükleri somut deliller değil, Türk hukukunda karşılığı olmadığını öğrendiğim, "circumstantial evidence" denilen o günün ortamını yorumlayan delillerdir. Belki de bu yüzdendir ki bir uluslararası tarih komisyonuna gitmeyi reddedip sadece ülke parlamentolarına oynuyorlar.
Karşılıklı yapılmış katliamların delillerinin aynılarını "Türk köyleri de Ermeni çeteciler tarafından talan edildi, sivil halk katledildi" diyerek ortaya zaten biz de koyuyoruz.
Ama biz buna "soykırım" demiyoruz.
Varsa koysunlar ortaya, Nazi arşivlerindeki gibi, zamanın resmi ve sistematik devlet politikası olduğunu kanıtlayan, Osmanlı yetkililerinin "Ermenileri çoluk çocuk, kadın, erkek, genç yaşlı yok edin" gibilerden yazışmalarını, o zaman meseleyi tekrar düşünürüz.
* * *
TURBAN, ÇARŞAF TAMAM ŞİMDİ SIRA PEÇEYE GELSİN, TEBRİKLER CHP !!!
İnsanların giyim, kuşam, inanç hürriyetlerine karışmak asla aklımızdan geçmez ama inanç duygularının sömürülerek siyasete alet edilmesi midemizi bulandırır.
Dolayısıyla, AKP'nin dahi ağzına alamadığı çarşafı siyasi gündemimize sokan
Sn. Baykal CHP'sini şiddetle kınıyorum. Bu tur tiyatro oyunları ile oy toplamaya çalışacağına, "laiklik en dindar insanin bile inanç özgürlüğünün güvencesidir" gerçeğini topluma anlatmaya çalışsa CHP çok daha itibar kazanırdı.
CHP, inanç sömürüsü yaparak popülist siyaset iğrençliğinde çıtayı yükseltmiştir.
Sıra simdi Saadet Partisinde, MHP ve diğerlerinde.
Oy toplamak için yakında tartışma sırası peçe ve burka’ya da gelince şaşırmayalım.
* * *
BARACK HUSSEIN OBAMA
Babasının etnik ve dini kökeni ve kendisinin göbek adinin Hüseyin olması nedeniyle kampanya döneminde kendisini İslam ile bağdaştırmayıp, tüm İslami etkenlerden uzak durmaya çalışan Obama, kendisini kanıtlamak ve tarihsel bir olayda "bir İslam ülkesinden yana taraf alıyor" ithamı ile karsılaşmamak için Başkanlık döneminde de, bilhassa soykırım iddiaları karsısında, Ortodoks bir ülkenin yanında durmayı tercih edebilir ve mutlaka yeniden Kongre gündemine gelecek olan soykırım tasarısını engellemeyebilir.
Türkiye buna hazırlıklı olmalıdır.
* * *
BİR YARGIÇ ARIYORUZ HEYKELİNİ DİKECEĞİMİZ Kendini yargıç zannederek karakolda zanlının, hapishanede mahkumun cezasını kendisi vermeye kalkan polise ve gardiyana "yargıç benim, vatandaşa cezayı sadece mahkemeler ve yargıçlar verir" diyerek, kendini yargıç yerine koyanlara en ağır cezaya çarptıracak bir yargıç arıyoruz.
Önüne gelen internet sitelerine erişim yasağı taleplerini "sitede ne olursa olsun 70 milyonun bilgiye erişim hakkini ve ifade özgürlüğünü kısıtlamam, yasakladığım her site ülkemin imajını dünyada daha çok zedeliyor" diyecek bir yargıç arıyoruz,
"Sanal ortamda evlerindeki bilgisayarlardan çocuk pornosu izleyenler hapiste ceza çekerlerken, fiilen 14 yaşında kız çocuklarını taciz ettikleri kanıtlanmış zanlıları tutuksuz yargılayamam" diyecek bir yargıç arıyoruz,
"Basın özgürlüğü demokrasilerde kutsaldır, yargıçlık en kutsal meslektir, yargıçlar bir iki makale ile etki altında kalmazlar, kalıyorlarsa yargıçlığı bırakmalıdırlar" diyerek önüne gelen "yayın yasağı" taleplerini eliyle itip reddedecek bir yargıç arıyoruz,
"Ben devleti değil, hukukun üstünlüğünü korumak için ant içtim" diyerek karar verirken yorumlarını insanların temel hak ve özgürlüklerini korumaktan yana yapacak bir yargıç arıyoruz,
Bir gün Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olursak, böyle bir yargıcın dev heykelini Ankara’nın en güzel köşesine dikeceğiz. Nohut, bulgur, kömür vaadine benzemiyor, ama bu da halkımıza bizim vaadimiz olsun.
* * *
HAZİNE YARDIMI
2008 yılında AKP hazineden 45,6 trilyon, CHP 20,4 trilyon, MHP 13,9
trilyon yardım aldılar.
(Kapatma davası sonrası AKP'nin 23 trilyonu kesildi).
Secime giren diğer siyasi partilere %7'nin altında kaldıkları gerekçesiyle
tek kuruş ödenmedi.
2009 secim senesi ve yasa gereği bu 3 partiye hazine yardımı 3 misli
ödenecek.
Hazinenin gelirine endeksli olan yardim miktarı baz alınırsa, AKP 2009'da
150 trilyon, yani ayda 12.5 trilyon, cumartesi pazar dahil her gün yaklaşık
415 milyar hazine yardımı alacak.
Bu rakam CHP için senede yaklaşık 60 trilyon, ayda 5 trilyon, her gün
167 milyar, MHP için yaklaşık 40 trilyon, ayda 3,5 trilyon günde 111
milyar yardım olarak ödenecektir.
Bu 3 partiye halkımızın vergilerinden 2009 yılında HER GÜN yaklaşık
700 milyar TL hazine yardımı olarak verilecek, secime girecek diğer
partilere hazineden bir kuruş aktarılmayacaktır.
Ve Anayasa'nın
68. maddesi aynen şöyle yazmaktadır:
"Siyasi partilere, Devlet, yeterli düzeyde ve hakça mali yardım yapar."
* * *
AKTÜTÜN BASKINI SONRASI GEN. BŞK. CEM TOKER'İN BASIN DEMECİ:
Şehitlerimizin katilleri tetikçi PKK teröristleri kadar, bu alçakların Kuzey Irak'ta barınmalarına göz yuman ve kılını kıpırdatmayan Bölgesel Kürt Yönetimi ve Bağdat Hükümeti'dir. AKP hükümetinden bu gerçek çerçevesinde bir tavır koyup, gereğini yapmasını bekliyoruz.
No Copyright -
Bu sitenin içeriği istenildiği gibi çoğaltılabilir,
yayınlanabilir, dağıtılabilir.
Sorularınız ve görüşleriniz için
ldp@liberal.tc
adresine yazabilirsiniz.
Bu site en iyi Internet Explorer 4+ ve Netscape Navigator 6+ 'da izlenir.
ÜYELERİMİZ İÇİN PRATİK VE YARARLI
BİR EĞİTİM PROGRAMI
Power
Point ile görsel sunu sayfaları halinde hazırlanmış
olan bu programı doğrudan internet üzerinden izleyebileceğiniz
gibi, Sayfanın sol üst köşesindeki
Dosya
Menüsünden
Farklı
Kaydet
seçeneği ile de bilgisayarınıza indirebilirsiniz.